Benim Penceremden Hayat ...

Neşet Ertaş'tan...


Cahildim dünyanın rengine kandım
hayale aldandım boşuna yandım
seni ilelebet benimsin sandım

ölürüm sevdiğim zehirim sensin
evvelim sen oldun ahirim sensin

sözüm yok şu benden kırıldığına
gidip başka dala sarıldığıma
gönülüm inanmıyor ayrıldığına

gözyaşım sen oldun kahirim sensin
evvelim sen oldun ahirim sensin

garibim can yıkıp gönül kırmadım
senden ayrı ben bir mekan kurmadım
daha bir gönüle ikrar vermedim

batınım sen oldun zahirim sensin
evvelim sen oldun ahirim sensin...


*************

Neşet Ertaş Ustanın ne güzel eseridir... Hani, yangın yerinin ortasında kavrulurken, bir de kor demirlerle dağlanmak gibidir yetmezmiş gibi...Off off... Aklıma geldi, önüme çıktı dinledim işte...

22:02 - 5/11/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun...



Bugün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı... Öyle sıradan bir bayram ve tatil günü değil bugün... Bugün önemli bir gün... Cumhuriyetimizin kuruluşunun 86.yıl dönümü... Bu bayram, büyük bir kurtuluş mücadelesinin neticesi... Dönem koşullarını gözönüne alırsak; bir milli destan...Bir kahramanlık ve cesaret öyküsü...

Artık öyle sıradanlışmış ki bu rutin hayatımızda herşey... Bu milli değerleri bile gözardı eder olduk ne yazık ki... Oysa bu büyük güne meclis muhabiri olarak tanıklık etmiş olan bir yazarımız (Enver Behnan ŞAHPOLYO),  bir anısında şöyle anlatıyor:

"O günlerde bütün gazeteciler ve halk merakta idi. Bir yenilik var… Fakat bu nedir ? Bir türlü belli olmuyordu. Ben o zamanlar Öğüt Gazetesinde çalışıyordum. Meclisin bütün toplantılarına devam ediyordum.

Atatürk Çankaya'da kendisine konuk olan arkadaşlarına Cumhuriyet'i ilan etmenin zamanı geldiğini, bildiriyor. Bunun için anayasada değişiklik yapmak gerektiğini açıklıyordu. 28 Ekim 1923 günü konukları gittikten sonra İsmet İnönü ile birlikte anayasada ne gibi değişiklikler yapılacağını görüştüler.

1923 yılının Ekim ayının yirmi dokuzuncu Pazartesi sabahı idi. Güneşli bir hava. Samanpazarı ve Karaoğlan'dan insanlar sel gibi meclise doğru akıyordu. Kalpaklı, başlıklı, fesli erkekler ve bunların arasında kadınlar, meclisin karşısındaki Millet Bahçesi'ne meydana toplanmışlardı.

Halk Millet Meclisinin kararını merakla bekliyordu. Birçokları tanımadıkları milletvekillerine yaklaşıyor, haber soruyordu. Güneş battı. Karanlık bastı. Buna rağmen halk dağılmıyordu. Hepimiz sabırsızlıkla bir haber bekliyorduk. Meclisin dar kapısından bir milletvekili çıktı. Orada bulunan gazeteciler, hepimiz milletvekilinin etrafını çevirdik. Milletvekili :Şu dakika içerde pek mutlu ve tarihsel kararlar veriliyor, dedi. Dışarıya sızan haber bu kadardı.

Akşam saat on sekiz kırk beş'ti Millet Meclisi oturumu açıldı. Donuk bir ışık. Sağda dinleyicilere ayrılmış bir yer, solda gazeteciler balkonu, ortada okul sıralarında oturmuş milletvekilleri, Atatürk yok. Bütün milletvekilleri sıkışık bir durumda oturuyorlardı. Bu sessizlik içinde İsmet İnönü : Anayasanın birinci maddesinin "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Türkiye Devletinin hükümet şekli cumhuriyettir" biçiminde değiştirilmesi için görüşme açılsın dedi. Değiştirilmesi istenen başka maddeler de vardı. Değişiklik isteği üzerine birçok milletvekili söz aldı. Heyecanlı konuşmalar yapıldı. Bu sırada milli şair Mehmet Emin Yurdakul söz alarak orada bulunanları "Yaşasın Cumhuriyet" diye bağırmaya davet etti. Bütün milletvekilleri tek bir vücut gibi harekete geçti, ayağa kalktılar. Gün görmüş gaziler, generaller, kalemleriyle, kılıçlarıyla bu memlekete hizmet etmiş kahramanlar dimdik durdular. Sonra hep bir ağızdan "Yaşasın Cumhuriyet" diye bağırdılar. Anayasa değişikliği görüşmeleri tamamlandıktan sonra değişiklik isteği oya sunuldu. Bütün eller "kabul" diye kalktı. Türkiye devletinin cumhuriyet olduğunu belirleyen değişiklik oy birliği ile kabul edildi. Saat sekiz buçuktu. Bu dakikadan itibaren Türkiye Devleti'nin adı Cumhuriyet olmuştu.

Bu cumhuriyete bir başkan seçmek gerekiyordu. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanlığı seçimine 158 milletvekili katıldı. Ankara milletvekili Gazi Mustafa Kemal Cumhurbaşkanlığına seçildi.

Bu anda Kemal Atatürk meclis salonunda göründü. Alkışlar arasında kürsüye çıktı. Herkes Atatürk'ü dinliyordu. Konuşmasını bitirdiği zaman uzun uzun alkışlandı. Gök gürültüsünü andıran alkışlar arasında Atatürk yerine oturdu.

Halk meclisin önünde bekliyordu. Cumhuriyetin ilanını ve Atatürk'ün Cumhurbaşkanı seçildiğini duyunca coştu. Bu arada 101 pare top atıldı. Top sesleri Türk ulusuna cumhuriyeti ilan ediyordu. Türk ulusu, yıllardan beri hasretini çektiği egemenliğe ve cumhuriyete kavuşmuştu."


                           ** ** ** ** ** **
 Bugün çağdaş bir Türkiye'de yaşıyorsak, sokakta hür bir şekilde dolaşabiliyorsak, düşüncelerimizi özgürce ifade edebiliyorsak, bir saltanatın esiri değilsek ve yönetimde söz sahibi olabiliyorsak yani egemenlik kayıtsız ve şartsız milletinse, bizimse,  Cumhuriyet ilan edilmesini, bütün milli duygularımızla bir bayram coşkusuyla kutlayalım bugün...

Herkesin, bütün Türk Milletinin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun ...

23:55 - 28/10/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Atatürk Diyor ki...



Cumhuriyet; fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister.

***

Benim nâçiz vücudum birgün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.

***

Ey yükselen yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.

***

Biz doğrudan doğruya milletseveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı, Türk topluluğudur.

***

Cumhuriyet fikir serbestliği taraftandır. Samimî ve meşru olmak şartıyla, her fikre hürmet ederiz. Her kanaat bizce muhteremdir.

***

Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir.

***

Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir.

***

Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir.

***

Bugünkü hükümetimizin, devlet teşkilatımızın doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümet teşkilatıdır ki onun adı Cumhuriyettir. Artık hükümet ile millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir.

23:13 - 28/10/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Bugün...



   Durmadan dalgalan şanlı bayrağım,

   Yurdumun en büyük bayramı bugün.

   Ufuklar gül açsın, gülsün toprağım,

   Yurdumun en büyük bayramı bugün.

                    Ağaçlar bezensin, dallar süslensin,

                    Bahçeler donansı güller süslensin.

                    Ata'nın geçtiği yollar süslendin.

                    Yurdumun en büyük bayramı bugün.

   Yurt için savaşmak bir şanlı düğün,

   Yaşamak tutkusu her şeyden üstün.

   İstiklal sevdası ufkumuzda gün,

   Yurdumun en büyük bayramı bugün.

                  Tarihe sığmayan şanlar Türk'ündür,

                  Ölümden korkmayan canlar Türk'ündür.

                  Bayrağa renk veren, kanlar Türk'ündür,

                  Yurdumun en büyük bayramı bugün.

 Ata'mız her zaman kalbimizde hız,

 Ülkümüz uğrunda ölmek andımız.

 Şölenler kurulsun, içilsin kımız,

 Yurdumun en büyük bayramı bugün.

                  Kanını toprağa katanımız var,

                  Bayrağın altında yatanımız var,

                  Destanlar kaynağı vatanımız var,

                  Yurdumun en büyük bayramı bugün.

                           Uluğ TURANLIOĞLU

00:00 - 28/10/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Sessiz Sevda...

 

Silence Photographic Print
Güneş altında söylenmedik söz yokmuş..
Bu yüzden geceleri söylüyorum sevdiğimi..
Ne gece ne gündüz yokmuş söylenmemiş söz..
Bende söylenmişleri söylüyorum yeni biçimde..
Hiç bir biçim kalmamış dünyada denenmedik...
Bende susuyorum sevgimi saklayıp içimde....
Duyuyorsun değilmi suskunluğumu nasıl haykırıyor...
Susarak sevgisini ilan eden çok var sevgilim ...
Ama bir başka seven yok benim sustuğum biçimde .....

Aziz Nesin

23:38 - 24/10/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Beyoğlu Sahaf Festivali...



Sahaf, tam anlamıyla eski kitapları satan, depolayan bir kişi değil de aslında onca yıllık birikimin etkisiyle eski kitaplar, eski eserler konusunda,  önünüze nice kaynaklar sunan bir kişidir, öyle olmalıdır kanımca...

Sahaflar deyince de, İstanbul'da akla gelen bazı merkezler var ki sanırım en önemlilerinden biri Beyazıt'taki herkesin bildiği Sahaflar Çarşısı... Bunun dışında Kadıköy'de çarşı içi, Akmar civarı ve Beyoğlu'nda Krepen ve Sıra Selviler'deki ara sokaklar eski kitap düşkünlerinin uğrak yerleri...Uzun lafın kısası, bununla ilgili bir festivalden bahsedeceğim bugün...

Bu hafta içinde Beyoğlu'na bir iş için geldiğimde Tünel'de bir afiş görmüş ve vaktim az olduğundan doğrusu ilgilenememiştim... Bu hafta sonu gezmek için Beyoğlu'na çıktım ve Beyoğlu Sahaf Festivali'nde gezdim... Aslına bakarsanız bu festival 25 eylülde başlamış ve bugün de son günüymüş ama duyduğuma göre yoğun ilgiden perşembeye kadar uzatmışlar süreyi...

Doğrusu koleksiyoncu bir ruhum yok ve çok da maziye takılmayı sevmem ama eskilerin kıymetini bilirim... Bu bir eser de olabilir bir eşya da, üzerilerindeki yaşanmışlık, ona ait hikaye beni meraklandırır ve heyecanlandırır... Acaba kimindi, kimlerin eli değdi, kim kime hangi duygularla aldı, nerden aldı...?  İlginç olmalı bence...

Bugün de bol bol kitap ve plakları, 45'likleri karıştırdım saatlerce... Eski "Hayat, Atmaca, Tarih" mecmuaları, eski fotoğraflar, 70'li yılların gazeteleri, çizgi roman serileri, dergilerin çok eski sayılarıneler vardı neler...Kimileri imzalıydı... Biri bir arkadaşına, sevdiği birine hediye almış ve verirken de "Dinlerken beni hatırlaman ümidiyle, sevgilerimle 15.3.968. pazar.." diye de imzalamıştı:) Çok hoş değil mi?

Keza kitaplarda da öyle... Hatta benim aldığım bir kitap vardı ki, kitap 60 basımı... 70'li yıllarda sarıyer'deki bir okulun kütüphanesinden okunmak için alınmış sonra da zaman geçince  unutulmuş, elde kalmış, ciltli, içi böyle eski eski kokan bir kitap...

Plaklar, kırkbeşlikler desen bir harika... Hepsi elimin altında olsun oturup dinleyeyim istedim baktıkça...

Mesela bir kitap vardı daha doğrusu bir kaynak kitap... "İstanbul Rehberi" sene 1965...o senenin İstanbul'unda acaba bu şehirle ilgili neler anlatılıyor bu kaynak kitapta diye merak ettim...İçini karıştırdım... İstanbul'un ilçeleri şimdiki kadar çok değil... Mesela Yeşilköy gerçekten şehirdışında ve Bakırköy'den sonra da bir ilçe yok...Fotoğraflar var sonra... Çok güzel, bir tarih adeta...

Uzun zamandır açık olan bu festivali, nasıl olmuş da gözden kaçırmışız doğrusu hayıflandım gezerken... İstanbul'un bütün sahafları ile internetteki sahaflar bir araya gelmiş ve burda toplanmış... Güzel ve doyurucu bir etkinlikti... Kitapseverlerin ya da böyle eskiye meraklı olanların mutlaka gelip görmesi gereken bir festival...

Yalnız dükkanın birinde kitaplara bakarken, kulak misafiri olduğum (hemen yanıbaşımda olduğu için)bir enstantane vardı ki, anlatmadan geçemeyeceğim... Sevgili oldukları konuşmalarından anlaşılan bir kızla bir erkek yan tarafımda kitaplara bakıyorlardı. Kız, erkek arkadaşının elinde sayfalarını karıştırdığı  Can Yücel'in bir şiir kitabına baktı ve erkek arkadaşına "aa bu bizim okula getirmeye çalıştığımız adam değil mi?" dedi... Çocuk da "yok o Can Dündar'dı" diye kısa bir cevap verdi.Sonra kız "ee o zaman bu adam kim? " dedi büyük bir şaşkınlıkla... Çocuk yine sakin bir sesle "şair" dedi... Kız "boşver ya napıcaksın şiiri" deyip son noktayı koydu.. Hani tamam dalgınlıkla soyadlarını söylerken karıştırırsın da "o kim?" gibi garip bir sorudan sonra sanırım erkek "ben Can yücel'i alayım, seninle de bir ilişkimizi düşüneyim" demiştir :)

Garipti yani... Hoş artık devir intenet devri olduğundan, kitap okumak biraz ikinci plana düştü...

Neyse bu konuda uzun uzun bir "bilişim çağı- kültür yozlaşması" polemiğine girmeden bu konuyu kapatıyorum:) 

Madem perşembeye kadar uzatılmış, yolunuz düşerse bence mutlaka uğrayın siz de... Eminim hoşunuza gidecek birşeyler çıkacaktır karşınıza... 

23:17 - 11/10/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Özgürlük...



Özgürlük... Çok hassas ve içeriği gerçekten çok önemli olan bir kelime... Hani okul bilgilerimi tazeleyecek olsam, (özgürlükler hukuku diye bir ders görmüştük okuldayken) özgürlük kelimesi, anlamı, sınırları kalın bir kitabın konusu olurdu herhalde...

Valla blogu böyle uzun ve hassas bir konuda bir makale tadında dolduracak değilim elbet... Ama son zamanlarda aklıma takılan şeyler oluyor televizyon izledikçe ya da gazetede ya da çevrede gördükçe...

"Özgürlük" nedense,  kaybedilince önemi anlaşılan ve bir insanın sahip olabileceği en büyük değerlerden biri bence...

Misal, Deniz Seki...Aslında hiç niyetim yoktu bu konuya girmeye ama,  Allah kimsenin başına vermesin... Haklı ya da haksız ayrı konu, hakedenler elbette bu cezayı çekmek zorundalar buna diyecek hiçbir sözüm yok ama özgür, rahat bir yaşamın içinden bir hücrede günlerce, aylarca, hiçbirşeyden habersiz, gökyüzünü bile görmeden (ki ben iki gün evden çıkmasam patlıyorum), sevdiklerinden uzak bir başına, yapayalnız... Kötü bir şey bu...

Kaba tabirle eskiden beri kullandığımız tanım neydi, "bir kişinin özgürlüğünün sınırları, diğerinin özgürlüğünün başladığı yerde biter"... Ya da buna benzer bir cümle... Konuyu nereye getireceğimi anladınız mı bilmiyorum? Sigara yasağı... 

Sigara içmiyorum, üniversite yıllarında bir kaç kez denemişliğim vardır, her genç gibi:) Ama sevmedim... Memnunum tabii halimden...Benim arkadaşlarımın çoğu sigaraya bir sosyalleşme aracı olarak başladı, bir çoğu da başımıza tiryaki olup çıktı:) Şaka bir yana öyle böyle başladıktan sonra bırakmak çok zor... Bunu bir çok arkadaşımda yaşadım... Bu nedenle sigara kötü bir alışkanlık... 

İşte bu yüzden  aslında getirilen sigara yasağına aslında hiç karşı değilim... Sonuna kadar da destekliyorum...

Sigara konusunda elbette herkes özgür... Ne de olsa herkes kendi sağlığından sorumlu ama sigara işte öyle birşey değil...

Hani içki desek neyse... İçki sadece içen insana zarar veriyor, sadece kendine derken, işin manevi ve sosyal boyutuna girmiyorum tabii...Mesela bir barda, meyhanede kafa çekerken yan tarafta içmeyen birine bir zararınız olmuyor...

Ama sigara öyle değil ki, safi duman... Hele bir de dudak tiryakileri var ki, içine çekmeden öylece dudakta tutarlar o sigarayı ve kendilerine de olmaz zararı, sadece çevresindekilere...

Eski çalıştığım yerde iş arakadaşlarımın ikisi de tam tiryaki idi... Biri bırakmaya çalışıyor ama bir çaba göstermiyordu, diğeri tam tersi içmeye bayılıyordu...Bense yıllarca onların yanında bir pasif içici olarak yaşadım... Hadi yazın kapı, pencere açıp durumu kurtarıyorsun da, kışın o da mümkün değil... Hele bir sigara içen müvekkiller de gelince büroya, değmeyin keyfime yani:) Ciğerlerim dolardı ve öksürük nöbetleri yaşardım, bir de tabii onca güzel giysimin leş gibi kokması da cabası...

Tamam sigara içmek onların hakkı, özgür tercihi de peki ya ben? Benim özgürlük alanım ihlal edilmiyor mu sizce? Ben sevmiyorum ve sevmek zorunda değilim. Bu da benim tercihim... Ne yazık hala bir sosyalleşme aracı olarak görüldüğünde, özendirici etkisi çok fazla ve bu yüzdendir ki, sigaraya başlama yaşı çok ama çok düştü... İşte bu yüzden de sonuna kadar karşıyım sigaraya!

İşte bütün bu sebeplerle, sigaradan nefret ettim ve açıkçası bu yasağı da sonuna kadar destekliyorum... Bilmiyorum nasıl bir çaresi bulunur, ne yapar ne ederler ama lütfen benim ve benim gibilerin özgürlük alanını ihlal etmesinler:)

Madem özgürlükten ve özgürlüğün sınırlarından dem vurdum bugün, bahsetmeden geçemeyeceğim bir husus daha var... O da magazin gazeteciliği...  Eskiden beri şöhretli insanların hayatları hep merak edilir, gündem konusu olurmuş ve bu yüzden magazin gazeteciliği ayrı bir dal olarak gelişmiş, önem kazanmış...

Tamam bu arz-talep meselesi ama tarzı yanlış, yaklaşımı yanlış... Mikrofonu, kamerayı eline alıp, bir meşhur bar ya da restaurantın önüne mevzilenip, ordan çıkan bir ünlünün burnuna mikrofonu dayayıp, abuk subuk sorularla adamı bezdirmek değil bence, yani bu kadar basit olmamalı bu gazetecilik...

Tamam belki bunların %80 i danışıklı döğüş, bir kısmı bunlardan beslenip, şöhretini, tanınırlığını bu sayede ayakta tutmaya çalışıyor, hatta kendisi arayıp haber veriyor "burdayım, gelin beni çekin" diye de...

Ya bana çok düzeysiz geliyor ya da ben anlamıyorum gerçekten...

Özgürlük deyince aslında daha çok konu bulurum yazacak, anlatacak...

Mesela geçen Taksim'de çıkan olaylar... Bir protesto, yürüyüş, tepki gösterme özgürlüğü vardır... Ama bu gösteriler o özgürlüğün temsili değildir...

Ne yazık ki, herşeyimiz ters... Ayakta Nike, Adidas, Converse, Levis, ceplerde Nokia, kolda Swatch, evlerde hp, toshiba ondan sonra "kahrolsun emperyalizm"... Bu ne perhiz, ne lahana turşusu...Böyle saçma bir protesto olamaz!

Uçsuz bucaksız bir konu bu... Ama ne yazık ki, sınırları hep birileri tarafından ihlal edilen, ya da özgürlük deyince her türlü hakka sahip olunacağı düşünülen geniş bir kavram... Hani Woody Allen'ın ismin şu an hatırlayamadığım bir filminde bolca geçen iki kelime gibi: "Kavram kargaşası"...

Herkese özgürce yaşayacağınız mutluluk dolu günler diliyorum...

21:46 - 9/10/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Ses...



Dünyanın en güzel sesi nedir diye sorsalar, herhalde herkesin klasik bildiği üç cevap vardır; kadın sesi, para sesi, su sesi...

Valla para sesi duymak için sanırım bankacı filan olmak lazım, o bile belki zor... Artık çağımız online işlem çağı olduğundan, banka atm'lerinin dıt dıt sesinden öte bir ses gelmiyor parayla ilgili:) Hoş, para hesapta duruyor, ordan kredi kartları, ödemeler derken geriye birşey kalmadığından, artık paradan da ses gelmez oluyor:)

Ehh kadın sesi desen, hayat şartlarından dolayı, eski zamanlarda olduğu gibi "tatlı"çıkmıyor kadınların sesi...

Su sesine gelince ona diyecek sözüm yok... Çünkü, özellikle böyle çağlayanlarda coşa coşa akan suların sesi  ya da sahile vuran dalgaların sesi, insanı gerçekten bir hoş ediyor...

Ama bütün bunlar bir yana da, bir ses var ki asıl beni kendimden geçiriyor ve o sesi, duyunca içime huzur doluyor: İnce belli çay bardağındaki çayı karıştırırken çıkan ses...

Böyle bir huzur doluyor nedense içime... Özellikle yaz sabahları balkonlarda kahvaltıda ya da akşamüstü 5  çaylarında içilen keyif çaylarının şıkırtısı...

Eskiden beri hoşuma gider de, şimdi sebebini biliyorum sanırım...

Adı üstünde "keyif" çayı... Bu yoğun tempo içinde "keyif" bile lüks olduğundan, şimdi daha bir güzel geliyor bu şıkırtıyı duyunca..."Ahh" diyorum," şimdi taze demlenmiş çaydan bir bardak da ben içsem"... "Şöyle oturup, bir çay içimlik keyif yapsam ben de"...

Bu keyfi hala keyif gibi yaşayan herkese afiyet olsun:)

21:52 - 6/10/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Bir Hitit Duası...

The World of Kim Anderson II Art Print
İşte bir önceki yazıdaki gibi, yorgun ve karışmış bir ruh hali içinde olduğumda şu yazı gelir aklıma... Bu bir Hitit duasıymış... MÖ. 2000 yılında dile getirilmiş sanırım... Doğru ya da yanlış bilmiyorum... Ama bu duaya aynen katılıyorum.

*  *  *  *  *  *  *  *  *  *

Tanrım, beni yavaşlat.

Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir...

Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele...

Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükunetini ver.

Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği, belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür.

Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol...

Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı, güzel bir kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi öğret...

Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat.
Hatırlat ki yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim...

Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.

Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır...

Beni yavaşlat Tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et.

Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim.

Ve hepsinden önemlisi...

Tanrım, bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET,
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için SABIR,
Ve ikisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ver...

23:21 - 4/10/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Hayat Koşusu...



Bazen, anlamsızca koştuğumun farkına varıyorum ve duruyorum...

Nereye bu gidiş?

İş, güç derken bir bakmışım zaman geçmiş gitmiş, Saatler günleri, günler haftaları, ayları, seneleri derken ömür geçmiş gidiyor...

Hayatta, şu güzel hayatta, bir şekilde ayakta durma mücadelesindeyiz hepimiz, "ekmek kavgası"ndayız evet...Ama biz, insan olarak, birey olarak ailemiz, eşimiz, çocuklarımız, sevdiklerimiz, patronumuz, müşterilerimiz, hayatımızdaki herkes için bu zamanı kullanıyoruz da, neden hayattan kendimiz için küçük bir "an" çalmıyoruz?

Hepimizin bir "yeteeeeer" dediği anlar olmuyor mu? Valla benim oluyor...

Bencillik değil bu...İnsan bazen kendini şımartmalı bence...Bir "güzellik" de kendisi için yapmalı...

İstanbul'a sonbahar geldi, yağmurlar başladı... Ağaçların yaprakları sararıyor ve yerçekimine yenik düşüp, birer birer kendilerini bırakıyorlar toprağa şimdi... Çok değil, işi gücü bir kenara bırakıp, bir küçücük kaçamak mesela, plansız, programsız... Birkaç saat ormanda yürüyüş, temiz hava, yerdeki yaprakların üzerinde yürüdükçe çıkan çıtırtısı...

Ya da kuytu bir sahilde...Bir bankta oturup sessizce denizi izlemek... Balık sürülerine bakıp, "hayatta tek mücadele eden, ekmek kavgası veren biz değiliz" diyebilmek... Tam da o sırada, yalnız balıkçının köpeğiyle kaldığı küçük teknesinde, kendisine konuk gelen dostuna demlediği çaydan, bir bardak size ikram etmesi... Nasıl güzel bir an...  

Zor değil bunlar... Parayla, pulla ölçülmez değerleri...Hele ki bir de yüreğinde aşk varsa... Onu da ayartabiliyorsan bu küçük kaçamaklar için... O zaman işte doyulmaz tadına...

Biraz karışık anlattım biliyorum ama bazıları yaşandı ve yaşamın ta kendisiydi bu "an"ların...

Öyle ki, "sonra giderim, şu işi de bitireyim, şimdi olmaz, haftasonu olsun" derken, bir bakmışsın kış gelmiş, bahar gelmiş...

Hayatın insanla pazarlığı yok... Akşam eve geldiğimizde, sadece ordan oraya koşturmaktan ayaklarımız ağrımış, tv dizilerinin karşısında bir kısırdöngü yaşarken, hayatı erteleyip durduğumuz için pişmanlık bile duymamaya başlıyoruz bir zamandan sonra...

Hayat bir hızla akıp gidiyor ve bazı anlar var ki, yaşamadan bilinmiyor...

Yaşamadan ona "yaşam" denmiyor...

22:24 - 4/10/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Sonraki Sayfa
Dalgaların Sesi

Dali_Young_Woman_Junges_Maedchen_Fenster_Window_HA1126_g[1].jpg
Çocukluğumuzda saklı geleceğimiz belki de... Bizi kavuran güneşe minnettar oluşumuzdan kısacık mutlu anlarımız, Aşkımızı denize borçluyuz, Dostluklarımız iyot kokulu, denizsiz kentte boğuluşumuz bundan... Analarımız yaptığı yemeği komşuya tattırmadan tadına varamayan Anadolu'nun güzel insanı, Babalarımız kadehini dostuyla tokuşturmadan içemeyen Ege efesi... Dosta, sevgiliye, aşka verdiğimiz bunca değer çocukluğumuzda saklı belki de...


Okuyorum-Öğreniyorum

UNICEF
Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı
Amatör Denizcilik Federasyonu
Uzaklar
Yollarda
Bozcaada Tenedos
Bozcaada Rehberi
Maziden Kalanlar
Gurme Rehberi
Yelken Dünyası
Sezen Aksu
Barış Nerede
cuneyt360.com
Bulunduğum Yerden Manzara
Özlem Pansiyon
80ler.com
Sinemaskop
Gemi Modelciliği
Tersane Model
Ekşi Sözlük
Büyük Keyif

<%%> Geçmiş Zaman Olur ki...

- Neşet Ertaş'tan...
- En büyük risk, risk almamaktır...
- Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun...
- Atatürk Diyor ki...
- Bugün...
- Sessiz Sevda...
- Beyoğlu Sahaf Festivali...
- Özgürlük...
- Ses...
- Bir Hitit Duası...
  • Bu site, iyotkokusu tarafından hazırlanmaktadır. Kişisel yazılar ve fotoğrafların her hakkı saklıdır. Site içeriğinden izinsiz alıntı yapılamaz.